Siverek’ten New York’a uzanan şiirin öyküsü…


Şair Özgür Laleoğlu’nun Siverek’ten başlayıp Anadolu topraklarını dolaşan, New York’a uzanan şiirinin öyküsünü kendisinden dinledik.

 Röportaj ve Fotoğraflar: Şeyda Gümüş (New York)

“……
Kadınlar yalın ayak
Kadınlar yarı çıplak
Önce serçeler terk etti ihtiyar kenti
sonra herkes
Bir göç başladı haritası olmayan
O beni seviyordu ben onun gözlerindeki piç kedere aşıktım boylu boyunca
Zaman tütün
O ise ıhlamur kokuyordu kokusu kendinden keskin
Gözlerindeki küçük kız terk etti onu önce
sonra serçeler
……”

Gençlik kahramanları şairler olan bir yazar Özgür Laleoğlu. Çocukluk yıllarının geçtiği Urfa’nın Siverek ilçesinde, aile büyükleri aracılığı ile ilk kez şiirle tanışan Laleoğlu, 90’lı yıllar boyunca, Yılmaz Odabaşı, Ahmed Arif, Meral Dalaman, Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve niceleri ile besliyor şiir dünyasını.

İlk gençlik yıllarını Gaziantep’te, üniversite yıllarını da Balıkesir’de yaşayan şair, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın hüzünlü sıcağını yaşadığı kentlerin enerjisi ve hikayeleri ile harmanlıyor. Laleoğlu, 2010 yılından bu yana eğitim amacıyla geldiği New York’ta yaşıyor.

Üniversite yıllarında dönemin iktidarları ve kadın hakları arasındaki bağlantıları araştıran çalışmalarda da yer alan şair, “Günümüz Türk şiirini, siyaset gündemi ve ülkemizde günlük hayatta yaşananların elbette etkilediğini düşünüyorum. Etkilemeli ve sarsmalı. Şiir tabii ki duyguları, fikirleri anlatacak ama gün şiire, ama şiir güne yansıyacak ki zaman zaman şiir nefes aldırsın. Şiirlerimde kadından ve kadınların aciz bırakılmaya çalışılmasından oldukça sık bahsediyorum. Kadınların ezildiği bir coğrafyadan geliyorum. Ve geriye bir bakıyorum, bu yangın her yeri sarmış, büyüyor” diyor Laleoğlu.

Geçtiğimiz yıl yayımlanan “Nazan” isimli şiir kitabının ardından Türk edebiyatının önde gelen ustalarından büyük destek alan Laleoğlu ile New York’ta buluştuk. Siverek’ten başlayıp Anadolu topraklarını dolaşan, New York’a uzanan şiirinin öyküsünü kendisinden dinledik:

Şeyda: Şiire olan ilginiz çocukluk yıllarında başlamış. Bir çocuk neden şiir sever? Nasıl algılar şiiri?

Özgür: Şiir de sevmek gibi öğrenilen bir şey demek. Çevre ve çocuğun/bireyin kişisel ilgi alanı, duygusal yapısı ile ilgili bir şey olmalı. Belki şiir benim için, hayal kahramanlarının, masalların, kendi dünyamda, ailede, etrafta yaşananların alt alta dizelerle melodik bir anlatımıydı kimbilir… Benim şiirle ilk tanışmam halam sayesinde oldu. Halamın bir şiir kitabı basılmıştı. Çocukluk yıllarımı yaşadığım Siverek’te o dönem sadece 2 kitapçı vardı. Halamın kitabını o kitapçıların vitrininde görmek bana büyük mutluluk vermişti. Bütün arkadaşlarıma gösterdim o kitabı o vitrinlerin önüne götürüp. İlk okuduğum şair de kendisidir. Ayrıca kendisi yakınım olan Sayın Meral Dalaman’ın  “Deli Fırat Dolu Dizgin Nereye?” isimli şiir kitabı da beni çok etkilemişti. Özellikle bir şiir vardı “Başak Saçlım”, işte o benim çocukluğumun şiiridir. Kitaptaki şiirlerin tamamını ezberlemiştim.

Siverek’te yaşadığımız ortamda amcalarım, halam şiir ile iç içeydi. Evimizde Ahmet Arif’in, Nazım Hikmet’in şiirleri okunur, edebiyat ile ilgili sohbetler yapılırdı. Ben de ilgiyle, zevkle dinlerdim. Şimdi buradan bakınca anlıyorum, o yıllarda şiire ve edebiyata özel bir önem veriliyormuş Türkiye’de. Çok kitap çıkmazdı belki ama kitaplar, şairler, yazarlar ilgiyle takip edilir, üzerlerine sohbet edilirdi.

Şeyda: İlk şiirinizi kime yazdınız?

Özgür: Babamın görevi nedeniyle Siverek’ten taşındık. Gaziantep’te üniversiteye hazırlık için dershaneye gidiyordum ve bir kızdan hoşlanıyordum. İlk şiiri de ona yazdım. Baya işe yaramıştı. Kısa bir dörtlüktü, Nazan isimli kitabımda “Gidince” isimli şiirdir. İlerleyen yıllarda şiir hayatımda hep yer aldı. Öncelikle iyi bir şiir okuru olduğuma inanıyorum.

Şeyda: Yıllardır yurt dışında yaşıyorsunuz. Türk edebiyatına bakışınız değişti mi? Kimleri okursunuz? Yazarken size en çok etkileyen şairler kimler?

Özgür: Ülkeden uzakta olmamla bir ilgisi olmaksızın, her zaman Türk edebiyatını daha bir önemsiyorum. Güçlü ve anlamlı olduğuna inanıyorum. Eğer Türkçe uluslararası bir dil olmuş olsaydı, bütün dünya edebiyatının yönünün değişeceğini bile düşünüyorum. Ustalarımız Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Cemal Süreya, Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Sabahattin Ali gibi isimlerin, bu kuşağın ardından Yılmaz Odabaşı, Gülten Akın,  Şükrü Erbaş gibi şairlerin, Nilgün Marmara, Altay Öktem’in, Birhan Keskin’in, Cezmi Ersöz, Küçük İskender, Kemal Siyahhan romanları, Ayşegül Kocabıçak öyküleri ve sayamadığım daha nicelerinin çok çok önemli ve uluslararası alanda yer alacak eserler verdiklerine inanıyorum.

Gençlik yıllarımda bu isimleri okudum. Benim çocukluk, gençlik kahramanlarım da bu isimlerdi. Lisede iken Cezmi Ersöz’ün “Saçlarının Kardeş Kokusu” adlı kitabı mesela. Beni baya etkilemiş ve sarsmıştı. Yılmaz Odabaşı’nın “Feride”sini okuduğumda bu aşka öyle özenmiştim ki, “Bir kıza böylesine aşık olsam da şiir yazsam” demiştim ve başarmıştım da öylesine aşık olup şiir yazmayı sonunda.

Kadın yazarlarımızın ayrı bir yeri var bende. Son dönemde Birhan Keskin şiirleri ve Nevin Koçoğlu’nun “Tuz ve Gece”si ziyadesiyle etkiliyor beni ve şiirimi. 

“Hiçbir şeyin milliyetçisi olmadım ama, Türk edebiyatının milliyetçisiyim”

Özgür: Batı edebiyatını da takip ediyorum ama yüzüm daha çok Türk edebiyatına dönük, ilhamı oradan alıyorum. Charles Bukowski, Jack London, Sylvia Plath, Neesha Meminger sevdiğim yazarlar. Ülkemizdeki yayın evi ve okur boyutundaki yabancı edebiyatı hayranlığının daha önde olmasını anlamakta güçlük çekiyorum.

Edebiyatımızın barındırdığı eşsiz zenginlik bir yana, insanın ait olduğu, hayatının önemli bir kısmının geçtiği topraklara bir gönül borcu olarak onu, insanlarını, o toprakta yaşananları, duyguları daha derinden dinlemesi ve algılaması gerektiğini ve bunun en doğal durum olduğunu düşündüğüm için belki, hayatta hiçbir şeyin milliyetçisi olmadım, olamadım ama, Türk edebiyatının milliyetçisiyim.

New York’ta Türk Edebiyatını tanıtıyor

Özgür: Türkiye’de turizm alanında üniversite eğitimi almıştım. New York’ta yeniden bir üniversite okudum ve yakında yüksek lisansa başlayacağım. Geçen gün okulda, üniversiteler arası bir yarışmada Türk Edebiyatı üzerine hazırladığım dosya birincilik derecesi aldı.  Türk Edebiyatı’nın büyük ustalarının yazı dünyasına yön veren toplumsal ve politik etkilerinin incelenmesini kapsayan bir sunumdu. Kendimle gurur duydum, edebiyatımızı, şairlerimizi ne kadar çok kişiye anlatsam, duyursam o kadar mutlu oluyorum. Özellikle sunum sırasında dinleyicilerle değil de sanki Sayın Yılmaz Odabaşı’nın “Feride”si ile konuşuyor gibiydim.

Şeyda: Türkiye’de son yıllarda edebiyata olan ilginin azaldığı söyleniyor katılıyor musunuz? 

Özgür: Zor bir dönemden geçiyoruz ülkece. Öncelikli görülen günlük yaşam, geçim, güvenlik, sosyal ortamlar, farklılıklara karşı takınılan tutum gibi can sıkan olaylar varken, insanoğlu önce günlük geçim derdine düşüyor. Normal bu. Sonra içinin kuruduğunu anlıyor belki, edebiyata sarılıyor Bugün olmasa da yarın yine şiirimize, romanımıza sarılırız. Tabii teknoloji ve politik dengelerin, basılan kitap sayısının, dağıtımın, maliyetlerin bedeli de etkiliyor.

Topluma ne sunduğunuz da önemli. Alışkanlıklar da, birbirimizden ne gördüğümüz de önemli. İş yerinde herkes kitap konuşsa, kimse sosyal medyadan bilmem kimin hangi restoranları gezip ne marka giydiğiyle uğraşmaz. New York şehri gibi dev ve teknolojinin insanların gözüne sokulduğu, erişim gücünün daha yüksek olduğu bir yerde metroda kitap okuyan insan sayısı epey çoksa bunu bir düşünmek lazım. “Bize böyle ne yapıldı?” diye bir sormak lazım kendimize.

Şeyda: Üniversite yıllarınızda kadın hakları ve kadınlara yapılan haksızlıklar konusunda çalışmalarda yer almışsınız. Ayrıca şiirinizde de “kadın” oldukça önde gelen bir unsur. Haksızlık etmeyelim ama genelde erkek şairler bu konuda sizin kadar ısrarcı olmadığı için bu iş hep kadın şairlere kaldı. Sizin bu konuya hatta bu yaraya diyelim dikkat çekmenizdeki sebep nedir?

Özgür: 1977 doğumluyum. Şu yaşıma kadar Anadolu’nun bir çok kentinde yaşadım. Askerlik zamanımda Karadeniz’de, üniversite yıllarımda Ege’de, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda Güneydoğu’da bulundum. Gördüm ki, bu kadar “farklı” atfettiğimiz, çeşitlilik var dediğimiz kültürün içinde değişmeyen tek şey “kadının ezilmesi, fikrine önem verilmemesi”. Bu konuda bütün ülke hemfikiriz galiba. Her coğrafyada kadın hor görülüyor. Emeğiyle, kimliğiyle, cinselliğiyle, fiziğiyle, hatta anneliği ile bile. New York’ta renk çok, bir çok kültürü yakından tanıma imkanınız oluyor. Ülkemizde ve ülkemiz benzeri dünyanın bir çok yerinde, Orta Doğu ülkeleri ya da Peru, Şili mesela, kadın olarak yaşamak ve kendini ifade etmek çok zor. Şiirimizde de maalesef erkek egemen kültürün etkisi öne çıkıyor. Masallarda dahi kadın olmanın zorluğu vurgulanıyor. Bir prenses dahi olsanız, salağın biri size öpmeden mutluluğu yakalayamıyor, uyuyup kalıyorsunuz. Alt mesaj nedir, “kendine uygun bir erkek bulmadan mutlu olamazsın.” Durum böyleyken kadın şairlerin eserlerine daha önemle sarılıyorum. Zoru başarıyorlar çünkü. Hele de bu dönemde. Kadını dört duvar arasına sıkıştırmak için çaba sarfedilen bir dönemden geçiyoruz. Zaten hayatın tüm alanlarında yerini zor bulan kadın, elbette edebiyatta da kendine yer bulmakta zorluk yaşıyor.

Günümüz Türk şiirini, siyaset gündemi ve ülkemizde günlük hayatta yaşananların elbette etkilediğini düşünüyorum. Etkilemeli ve sarsmalı. Şiir tabi ki duyguları, fikirleri anlatacak ama gün şiire, ama şiir güne yansıyacak ki zaman zaman şiir nefes aldırsın. Şiirlerimde kadından ve kadınların aciz bırakılmaya çalışılmasından oldukça sık bahsediyorum. Kadınların ezildiği bir coğrafyadan geliyorum. Kadının ezilmesini, şiddet görmesini yalnızca fiziksel olarak açıklamak çok sığ…  Bence bir konuda fikri alınmamış, sözüne değer verilmemiş, güzelliği hiçe sayılmış, kendi hayatını başkalarının verdiği kararlar ile yaşayan kadınlar da bence şiddet görüyor.

Ve geriye bir bakıyorum, bu yangın her yeri sarmış, büyüyor. Neden New York’taki kadın o kadar ezilmiyor da, Türkiye ve benzeri ülkelerdeki kadın eziliyor. Çünkü erkek egemen toplumda kadının gelebildiği nokta belli, edebiyatçı olarak da, ailedeki rolünde de, iş hayatında da bu böyle.

Şeyda: Peki neden şiir? Şiir dışında edebiyat çalışmalarınız da var mı?

Şiir bir liman benim için. Ne zaman gemilerim fırtınalardan alabora olur, o zaman şiire sığınmış bulurum kendimi. Yani derdimi, duygumu şiirle daha iyi ifade ederim. Şiire güvenirim bir de. Şiiri bazı ustalar varoluşun sanıcısı olarak tanımlıyor, evet buna katılıyorum. Mesela Cezmi Ersöz’e göre şiir, tüm sanatların prensidir.  Aslında genel olarak Türk edebiyatı coşkunun ve hüznün en yüksek dozu. Yazan birisi olarak edebiyatımız o kadar zengin malzeme veriyor ki, zaten şiir yazmaya başladığınızda görüyorsunuz ki kendi kavganızı dindirme derdindesiniz. Sonra başkalarının kavgalarını da ekliyorsunuz. Bir anlamda kendi ağrını uyuşturmak için de şiir, bir nevi anestezi bazen.

Son dönemde düz yazı çalışmalarına da teşvik üzerine başladım. Yine hayatını, rollerini, kendini yaşayamamış kadınların hikayelerini yazıyorum. “Gençliğine kül dökülmüş kadınlar” diyorum ben onlara. Bu kadınların hüznünü, çıkmazlarının onları nerelere sürüklediğini anlatıyorum. Çoğunda da gerçek hayat hikayeleri var. İkinci kitapta yer vermeyi planlıyorum.

Özgür Laleoğlu kimdir?

1977 yılında Siverek’te dünyaya gelen Özgür Laleoğlu, Balıkesir Üniversitesi Turizm Otelcilik Bölümü’nden mezun oldu. 2010 yılında Amerika’ya yerleşen Laleoğlu, New York’ta İşletme eğitimi alıyor. Türkiye’nin günümüz siyasi yapısı ve uluslararası ilişkileri, farklılaşarak değişen, savaş ve terör eksenindeki İslam” kültürünü içinde bulunduğumuz yüzyılın cüzzamı olarak niteleyen Laleoğlu, üniversite yıllarında, mevcut iktidar ve sonrasında Türkiye’deki kadın hakları konusunda çalışmalar yaptı. Çalışmalarının ilgi görmesi üzerine edebiyata yönelmesi konusunda akademi ve edebiyat çevresinin de desteğini alan şairin, “Kadın haklarının bulunmadığı bir ülkede, insan haklarından söz edilmesinin yersizliğini” vurgulayan eserleri ulusal yayın organlarında yer aldı. Edebiyat alanında yaptığı çalışmalar ile bölgesel ve ulusal şiir etkinlikerde ödülleri bulunan Laleoğlu’nun şiirlerinden bir kısmı, yakın zamanda Sancı Kültür ve Edebiyat Dergisi’nde yayımlandı.

Yazarın Nazan isimli şiir kitabı, 2016 yılında yayımlandı ve Türk edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinden büyük destek buldu.

Comments 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Siverek’ten New York’a uzanan şiirin öyküsü…

Log in!

Pembekuş topluluğuna katılın!

Captcha!

Reset Password

Back to
Log in!
Choose A Format
Personality quiz
Series of questions that intends to reveal something about the personality
Trivia quiz
Series of questions with right and wrong answers that intends to check knowledge
Poll
Voting to make decisions or determine opinions
Story
Formatted Text with Embeds and Visuals
List
The Classic Internet Listicles
Open List
Submit your own item and vote up for the best submission
Ranked List
Upvote or downvote to decide the best list item
Meme
Upload your own images to make custom memes
Video
Youtube, Vimeo or Vine Embeds
Image
Photo or GIF
Gif
GIF format